"Türk Demokrasisinin Veled-i Zina'ligi ya da Kürtlerin Saskin Politikalari"

Türkiye'nin güncelligini yitirmeyen konusu veled-i zinadir. Osmanlica bir deyim olan bu birlesik sözcügü, yeni kusak anlamayabilir. Neden güncel bir konu olduguna geçmeden önce, anlamini açiklamakta yarar var.

Veled-i Zina, evlilik disi dogmus çocuk demektir. Atatürk'ün arkadasi ve Lozan'da Türk delegesi olan Riza NUR, Hatiratim adli kitabinda böyle bir iddiada bulunuyor. Daha sonra bununla ilgili bir mahkeme karari da ortaya çikarildi. RP Istanbul Milletvekili Hasan Mezarci yaptigi bir konusmada; Selanik Mahkemesi'nin kararina dayanarak, "veled-i zina olan biri benim atam olamaz" demisti. Kemalistler bu iddiaya sert tepki göstermisler, ama tepkilerini bugünkü gibi boyutlandirip isteriye dönüstürmemislerdi.

Subat ayi sonlarinda, içlerinde RP, DYP, BBP ve DEP üyelerinin bulundugu bir grup milletvekilinin, "Atatürk'e Izmir'de suikast düzenledikleri iddiasiyla Istiklal Mahkemesi'nde yargilanip idam edilenlerin itibarlarinin iadesi" için verdikleri yasa önerisi, veled-i zina olayini, basta TBMM içinde olmak üzere tüm Türkiye'de gündemlestirdi!

Ancak totaliter rejimlerde görülen devlet güdümlü gösterilerin örtüsünü kaldirmak, Türk devletini yönetenlerin neyin pesinde olduklarini anlamaya çalismak gerekiyor.

Kimse babasini seçmekte özgür degildir:

 

Bazi seyler var ki, insan onlari seçmede özgür degil. Insan anne ve babasini, kardeslerini, milliyetini seçmede özgür olamiyor. Bu açidan, iradesinin egemen olamadigi konularda, kisi suçlanamaz ya da ayiplanamaz. Kiz olarak doganlarin diri diri topraga gömüldügü cahiliye devri, çok gerilerde kaldi.

Bir çocugun evlilik disi dogmus olmasi, çocugu ilgilendiren bir eksiklik degildir. Eger toplum, evlilik disi çocuk yapmayi hos görmüyor ve ayipliyorsa; tepkinin, anne ve babaya yönelmesi gerekir! Kaldi ki konumuz bu degildir.

Konumuza dönersek; M.Kemal Atatürk'ün, Ali Riza Efendinin ya da Abdus Aganin oglu olusu beni hiç ilgilendirmiyor. O'nun evlilik disi ya da resmi tarihte anlatildigi gibi dogmus olmasi, ne degerinden bir sey kaybettirir ve ne de degerini artirir.

Siyasi nedenleri bir yana birakalim. Eger veled-i zina sözü böylesine bir toplumsal sizofreniye neden oluyorsa; bunu Türkiye'nin çagdaslasmamis oluguna yormak gerekir. Türkiye'de yasalar baska yazsa da, uygulamada Kürt halki gibi tümüyle bir halk, bir bölge, asiret ya da köy suçlanmaktadir. Kolektif suçlama geregi köyler yakilip yikilmakta, bir aile ya da köy iskenceye tabi tutulabilmektedir. Insan haklarinin en eskisi olan suçun sahsiligi ilkesinin henüz yerlesmemis oldugu bir toplumun, Atatürk'e veled-i zina denmesini bu denli tepkiyle karsilamasini "dogal" karsilamak gerekir.

Tarihe Güvensizlik

 

Atatürk'ün babasiyla ilgili tartismalar, bir gerçegi daha su yüzüne çikariyor. Cumhuriyetin kurulusuyla birlikte, bizzat Atatürk'ün emriyle resmi tarih yazilmaya baslandi. Özellikle Kürt ulusunun inkârini amaçlayan yalan tezler olusturuldu. Atatürk'ün olusturdugu Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu, böylesine bir görevi yüklendiler. Günes Dil Teorisi bu dönemde ortaya atildi.

Türk tarihinin en bilinmeyen ve en çok saptirilan yani cumhuriyet tarihidir. Tarihçiler, yakin tarihe hep kuskuyla bakiyor. Onun içindir ki, yakin tarihi ilgilendiren "Atatürk'ün gerçek babasi kimdir" türünden iddialar toplumda tartismalar yaratabiliyor. Eger Cumhuriyet tarihi, üzerinde kusku tasimasaydi; bu tür iddialar ciddi olarak tartismaya bile konu olmazdi.

Bazen olumsuz bir durumdan, olumlu sonuçlar çikarmakta olasidir. Atatürk'ün nesebiyle ilgili tartismalar, belki de yakin tarihe ait belgeleri incelemeye açar, tarihsel dogrularin ortaya çikarilmasina neden olur.

Din, laiklik ve T.C.

T.C.laik midir sorusuna olumlu yanit vermek olanaksizdir. Laiklik, din ve devlet islerinin ayrilmasi demektir. Türkiye'de din, devlet tarafindan düzenlendiginden, dogrudan dine müdahale söz konusudur. Halbuki laik ülkelerde din, sivil bi­rer kurum olarak örgütlenir. Diyanet Isleri Baskanligi, dogrudan iktidara bagli ve Sünni mezhebine göre örgütlenmis resmi bir kurumdur.

Din, devlet tarafindan örgütlenmeye kalkildiginda, yönetim elinde bir oyuncaga dönüsüyor. Politikaya ve güncel çikarlara alet ediliyor. Yönetimler, yeri geldikçe dine sariliyor, yeri geldikçe de "laiklik elden gidiyor" diye feryadi basiyor.

TC. dini, Kürt ulusal mücadelelerine karsi daima bir si­lah olarak kullanmistir. Yeri geldikçe ümmetçilik öne çikarildi, yeri geldikçe de Kürt halkindaki din ve mezhep ayriliklari sonuna kadar kullanildi. En son örnegini 12 Eylül Cuntasi ve sonrasinda görmek mümkündür.

TC, dine dayali devletin, gelismenin ve modernlesmenin ö­nünde bir engel olusturdugu bilincindedir. Ayni zamanda Islâm ümmetçiliginin, Kürt ulusalciligina karsi panzehir olusturdugunu da biliyor. Cumhuriyet tarihi boyunca hep, "tüm Islâmlarin kardes oldugu, milliyetçilik düsüncesinin Islâmda yeri olmadigi, bir avuç bölücü ve hainin tefrika yarattigi" isleni­lip durulmustur. Sömürgeci iliskiler dine dayanarak gizlenmeye çalisilmis, Islâm adina egemen ulus milliyetçiligi yapilmistir.

Milli Nizam, Milli Selamet ve Refah Partisi gibi dinci partiler, aslinda Türk milliyetçiligini dinle cilalayan partilerdir. Düzene karsi görünümleriyle Kürdistan'da epeyce destek bulmuslardir. Sonuçta maskeleri düsmüs, Kürt sorunun karsisindaki çehreleri ortaya çikmistir. RP'nin 1991 seçimlerinde MHP ile ittifaki bunun en güzel kanitidir.

Kürdistan'da RP ve diger illegal Türk dinci akimlarindan kopusma baslamistir. 27 Nisan 1994 Yerel Seçimlerinde RP'nin Kürdistan'daki basarisi, bu gerçegi degistirmiyor. Kürt partileri yasak oldugu için, Kürtler kendi adaylariyla seçimlere katilmadilar. On yildir Kürdistan'da katliam ve baski uygulay­an iktidarlari temsil eden partiler cezalandirilmistir. Kürdistan'daki protesto oylari RP'nde toplanmistir. Kaldi ki, kopusma meyvelerini hemen verecek degildir.

Kopusma, Kürtler açisindan olumlu olurken; TC açisindan da dinci akimlar karsisinda yeni politikalar olusturmayi gündemlestirmistir.

TC, dinci akimlarin Türkiye ve Kürdistan'daki gelismesine hep çifte standartla yaklasmistir. Kürdistan'da milliyetçi gelismeyi engelledigi ölçüde dinci hareketlere tolerans göstermistir. Öyle ki Genel Kurmay Baskani, "Kürdistan illerinde seçime tek adayla gidilmesini, RP adaylarinin desteklenmesini" isteyebilmistir. Dinci akimlar, Türkiye'nin bütününü tehdit eder hale geldiginde ise, önlemler gelistirilmistir. Dinci kesimin büyük destegini almis olan tek legal siyasal parti, RP'nin önünün kesilmek istenmesinin nedeni budur. RP ve devami oldugu MNP ile MSP için devletin bekledigi görev sona eriyor. Kürt Islâmcilarinin, Türk-Islâmci akimlarindan kopusmasi; RP'ni, TC açisindan fonksiyonsuzlastirdi. Türkiye'nin özgün kosullarinin güçlendirdigi ve Türkiye'nin en büyük sehirlerindeki yerel yönetimlerde iktidara gelen RP'ne, rahat çalisma firsati verilmeyecektir. Seçim öncesinde bunun isaret­leri açik seçik görüldü.

RP yeni kurulmus bir parti degildir. Belli bir ideolojik çizginin devamidir. Bu çizgi yillardir seçime katilir. Yine yillarca koalisyon hükümetlerinde iktidara ortak olmustur. Dis iliskilerinde, parasal kaynaklarinda bir degisme yoktur. Peki neden seçim öncesi bunca saldiriya ugradi, adeta tek hedef haline geldi? Üniversiteler, yargi organlari, sendikalar, meslek kuruluslari, partiler, gençlik Atatürk'e "veled-i zina" denmesini bahane edip adeta bir "milli mutabakat cephesi" olusturdu.

Tüm bu gelismeler Türk demokrasisinin, konjonktürel olarak Kürt sorununu çözmeye elvermedigi gibi, RP gibi dinci bir partinin iktidarina riza göstermeye de elvermiyor. RP'nin yerel yönetimlerdeki iktidarinin halkta yarattigi korku ve saskinligin nedeni budur. RP'ni zor günler bekliyor.

 

70 yilda Türk demokrasisinin aldigi yol :

 

Kemalizmin temel özelligi; anti-Kürt, anti-seriatçi ve an­ti-komünist olmasidir. Bu özelliginden dolayi da bir türlü demokrasiyle kucaklasamamistir. Mustafa Kemal dönemindeki, iki kez çok partili -aslinda iki partili- deneme, kemalizmin totaliter özelliginden dolayi basarisizlikla sonuçlanmistir.

Kemalizmin totaliter gölgesi, günümüzdeki Türk demokrasisinin üzerinden kalkmadigindan; gerçek demokratik yasama bir türlü ulasilamiyor. Bugün dünyada komünizm "tehlikesi" kalmadi. Kemalist anlayisa göre; "ülkede yogun bir Kürt ve seriat­çi­lik tehlikesi vardir. Öncelikle vatani bu tehlikelerden korumak gerekir. Demokrasiye bu tehlikeleri önledigi oranda cevaz vardir".

Kemalizm egemen bir siyasal ideoloji olarak, temel siyasal sorunlarin demokrasi içinde çözümüne elvermiyor. Bunun içindir ki TC, tarihi boyunca demokratik çözümü Kürt sorununa hep kapali tuttu,silâhli çözümde israr etti. Anti-demokratik yaklasimlar, dinci akimlari da tepki akimina dönüstürmüstür. Devletin dine yaklasimindan ne dinciler, ne laikler, ne demokratlar, ne Hiristiyan'lar, ne Yezidi'ler, ne Alevi'ler ve ne ateistler hosnuttur. Gelinen noktada Kemalizm, din ve laiklik sorununu da çözümsüz birakmistir.

Kemalizm tabuya dönüstügünden, dogasi geregi kendisini sorgulayamiyor. Türk toplumunun Kemalizmi sorgulamasi, demokratik gelismenin önemli bir problemi olarak önünde duruyor. Demokrasilerde kategorik olarak en yüksek yasama organi meclislerdir. Yasa konusu olabilecek her türden öneri meclise verilebilir. Bir yasa önerisi karsisinda, TBMM'de yasanan sizofreni; anti-demokratikligin göstergesi ve meclisin kendi kendini inkâridir. Anti-demokratik tavriyla meclis, kendini yetki yönünden kisitladiginin farkinda bile degildir. Temsili demokrasinin besigi olan Ingiltere'de parlamentonun; "kadini erkek, erkegi kadin yapma disinda tüm yetkilere sahip oldugu" kabul edilir. Hele bu öner­ge bahanesiyle, açikça yasalar çignenerek sekiz milletvekilinin dokunulamazliklarinin kaldiril­masi, ardindan gözaltina alinmalari, Türk demokrasisinin niteligini açiklamaya yeter sanirim.

Türk demokrasisi 75 yilda ne kadar yol aldi? Bunu saptamak için biraz gerilere gidelim:

22.12.1341 tarih ve 230 sayili Sapka Iktisasi Hakkinda Kanun mecliste müzakere edilmektedir. Bursa Mebusu Nurettin Pasa yazili bir önerge vererek; "yasa teklifinin Anayasa'nin temel hak ve özgürlükler bölümünde sayilmis olan bir çok temel hakka ve Anayasa'nin 3. maddesindeki ‚egemenlik kayitsiz sartsiz milletindir‚ ilkesine aykiri oldugunu iddia eder ve yasanin reddedilmesini ister. Nurettin Pasa'nin önergesi agir elestirilere tabi tutularak yasa kabul edilir.

Daha sonra 13.12 1341 tarih 243 sayili Tekke ve Zaviye­lerle Türbelerin Seddine ve Türbedarliklar ile bir Takim Unvanlarin Men ve Ilgasina Dair Kanun mecliste görüsülmektedir. Nurettin Pasa, bu yasa görüsülürken ne önerge vermis ve ne de söz almistir. Ama hizlarini alamayan mebuslar, Nurettin Pasa'ya saldirilarina devam eder. Bazilarinin söylediklerine bakalim:

Refik Bey (Konya):

1.             ...Pasa milletin içine nifak kundagi sokmustur, irtica fikrini nesretmistir. Kürsii milleti suiistimal etmistir. Geliniz Pasa, sizden sual ediyorum, sizinle konusacak, milletin dökülecek kanlarini soracak zamandayiz. Geliniz, cevap veriniz.

 

Ekrem Bey (Rize):

2.             ...Geçen defa Sapka Kanunu dimagimda çok fena tesir birakti. Çünkü sizin bir inkilâp meclisi olmanizda tereddüt ediyorum. simdiye kadar mebus olduktan sonra Mecliste yegâne takrir vermek firsatini sapka kanununda bulan Nurettin Pasa'yi burada saburane dinlediniz. Arkadaslar eger siz bir inkilâp meclisi olsaydiniz burada mali bir kanun münakasa eder gibi onunla münakasa etmeyecek, o adami söyletmeyecek ve derhal içinizden kolundan tutarak atacaktiniz ve derhal mebusluktan çikaracaktiniz...

 

Refik Bey (Konya):

3.             ...Böyle müttehime (itham edilmis, suçlandirilmis b.n.) vaziyette olan bir adam memleketi mütemadiyen kundaklayan, mütemadiyen körükleyen adamlar, milletin hissiyatina tercüman olan Büyük Millet Meclisinin harimi ismeti(namusu) arasinda duramaz. Bunun yeri burasi degildir. Istiklal mahkemesidir. Zindandir...

 

Ilyas Sami Bey (Mus):

4.             ...Binanaleyh kendisinin sukûtu Meclisi Aliye yalniz bir yol birakmistir, o da kendisini kolundan tutup kapi disari etmektir...

 

Alti DEP milletvekili ile Mahmut Alinak ve Hasan Mezarci'nin dokunulmazliklari kaldirilirken; Cumhur­baskani, Basbakan, Ana muhalefet lideri, birçok parti genel baskani, mecliste konusan milletvekilleri, meclis disinda beyanatta bulunan bir çok kurum temsilcilerinin söyledikleri bunlardan farkli degildi. 70 yil önce Nurettin Pasa ile bugün sekiz milletvekilini meclisten kovmak isteyen zihniyet aynidir. Degisen bir sey yoktur..

Demek ki Türkiye'nin en önemli sorunlarindan biri demokrasidir. TC, uyguladigi rejimin demokratik oldugu iddiasina kendisinden baska kimse inanmiyor[1]. Demokrasi disi demokrasi.. Bence nesebi arastirilmasi gereken Türk demokrasisidir. BM Anayasasi, Avrupa Insan Haklari Sözlesmesi, Helsinki Sonuç Belgesi ve Paris Sarti'na uymasi gereken bir demokrasi olup olmadigi arastirilmalidir. Ortaya çikacak sonucu simdiden söyleyeyim: Veled-i zina bir demokrasi.

 

Önerge Kürtlere ne getirdi?

 

Yukarida sözünü ettigimiz önergeyi, RP'li milletvekilleri ve BBP Maras milletvekili Ökkes Sendiller, DYP'den Melik Firat ile DEP' ten Selim Sadak ve Nizamettin Toguç imzalamisti. Bunlardan son üçü Kürt yurtseveri olarak bilinen milletvekilleridir. Sonuçta ise RP'den istifa eden Hasan Mezarci disinda tümü imzalarini geri çekti.

Ben bu dönemde böyle bir önerge verilmesini de, verildikten sonra çekilmesini de yanlis buluyorum. Öncelikle verilen önergenin, Kürt halkinin hakli mücadelesine katkisi olamazdi. Kürt yurtseveri olan imzaci milletvekillerinin düsüncesi; "Istiklal mahkemelerinde idam edilen Kürt yurtseverlerinin iti­barinin iadesi yolunu açacagi" ise, yapilan hata daha da agirdir. Hakli bir mücadele için canlarini feda etmis Kürt direnisçilerinin, TBMM tarafindan aklanmaya ihtiyaçlari yoktur. Onlar Kürt ulusunun kalbinde, tarihin serefli sayfalarinda yerlerini almislardir. Ikincisi de, dincilik maskesi altinda Türk milliyetçiligi yapan RP'li milletvekilleri ve Maras katliaminin bas aktörlerinden Ökkes Sendiller'le ittifak içinde görünme bir yarar getirmeyecekti. Üçüncüsü ve en önemlisi ise, zamanlama itibariyle provokasyon olusturuyordu.

TC, Kürt sorununun çözümünü askere havale etmistir. Askerin çözüm yöntemi ise ortada. Baski, katliam ve sürgünlerden olusan 75 yillik geleneksel Kemalist politika.

Ister çözüm önerilerini yetersiz bulup elestirelim, ister içinde olumluluklar tasidigini söyleyelim; Türkiye'de, Kürt sorunun barisçil ve demokratik çözümünü isteyen genis bir demokratik çevre var. Buna liberal Türk is çevreleri de dahildir.

Belki TC tarihinde, ilk kez Türk burjuvazisinin bir kesimi, Kürt sorunundaki çözüm önerileriyle demokrasi cephesinde yer almak istiyor. Türk aydin ve demokratlariyla birlikte, Kürt sor­ununu geleneksel yöntemlerle çözmek isteyenlerin karsisinda önemli bir güç olusturuyorlar.

Her sinif ve katmanin soruna yaklasmalari, degisik nedenlere dayaniyor. Neden ne olursa olsun; biz Kürt tarafi, sonuçlardan hareketle belli yerlere varmaliyiz. Türkiye'deki degisimi yakindan ve önyargisiz takip etmeliyiz. Ittifaklarimizi gelecegi olan, Kürt sorununun demokratik çözümünde devlet üzerinde etkin olabile­cek sinif ve katmanlar üzerine oturtmaliyiz. Bunlar da Türk ilerici demokrat kesimleriyle liberal burjuvazidir.

Türk dinci kesiminin Kürt sorununa yaklasimlari; Kürt halkinin potansiyel muhalefetini, kendi amaçlari için kanalize etmektir. Kürt sorununun demokratik çözümünden yana degiller. Olsalardi, sloganlarin ötesinde Kürt sorunun çözümü için bir programa sahip olur ve bunu kamuoyu önünde kararli bir sekilde savunurlardi.

Onlar, Humeyni'nin taktigini izliyorlar. Iran'da Sahlik rejimine muhalefet edenlerden biri de Kürt halkiydi. Onlara her türlü haklarinin verilecegi sözü verilmisti. Islâm devrimi sonrasinda özerklik isteyen Kürtlere Humeyni;"Islâm'da özerklik yoktur, özerklik seytan isidir" diye cevap vermis, hiç bir hak tanimamisti. O günden beri Kürt halki, rejime karsi özgürlük mücadelesi veriyor.

Liberal Türk burjuvazisinin yaklasimi ise farklidir. O risksiz bir ortamda çalismak, kazancini artirmak dürtüsüyle hareket ediyor. Kürdistan ekonomisi, Türk ekonomisine entegre oldugu sürece daha fazla kazanacaginin, Kürdistan'daki savasin bunu engellediginin, savastan bir çikari bulunmadiginin, aksine büyümesine engel oldugunun bilincindedir. Bunun için Kürt sorununun kalici demokratik bir çözümünden yanadir. Kürt sorunun demokratik çözümü, onun için taktikten öte stratejik bir sorundur.

1940'li yillilarin sonlarindan itibaren Türk burjuvazisi, devleti tek basina yönetmeye adaydir. Ittihat ve Terakki uzantisi asker-sivil bürokratik kesim ise, yönetimi elinden birakmak istemiyor. Anlayis ve etkinlik olarak, tüm sivil ve "demokratik" iktidarlar döneminde de varligini korudu. Yönetim üzerinde egemenligini tehlikede gördügü an darbelere yöneldi. Otuz yilda yapilan üç askeri darbe bunun kanitidir.

Burjuvazinin sermaye birikiminde büyük bir yogunlasma yasanirken, iktidar mücadelesini halen sürdürüyor olmasini neyle açiklayabiliriz? Bunu çesitli nedenlerle açiklamak olanaklidir. Ama en önemlisi, Türk burjuvazisinin bugüne dek, iktidar mücadelesini demokrasi mücadelesinden ayri tutmasi, hatta demokrasiden korkmasidir. Türk burjuvazisinin bir kesimi, liberal burjuvazi, demokrasinin toplumun her kesimi için gerekli oldugu gibi, burjuvazi için de gerekli oldugunun bilincine varmistir. Artik o da demokrasi mücadelesinde yerini almanin, sesini yükseltmeye baslamanin isaretlerini veriyor.

Kürt tarafi, Türkiye'deki toplumsal gelismeleri yakindan izlemek, dogru politikalar üretmek zorundadir. Bu baglamda liberal burjuvazinin toplum ve hem de devlet içindeki potansiyel etkinligini göz önünde tutmalidir. Liberal burjuvazinin demokrasi mücadelesi, dünyada kolaylikla yanki ve destek bula­bilir. Biz Kürtlerin, acil demokratik taleplerimizin çözümünde, Türk ilerici demokrat ve liberal burjuva çevreleriyle yürüyecegimiz epeyce yol vardir. Türkiye'deki dinci akimlarin yanki ve destek bulacagi rejimler, Iran ve Suudi Arabistan gibi totaliter rejimlerdir. Bunlar zaten Kürt halkinin karsisinda yer almislardir. Çözüme katkilari olmaz.

Konumuza dönersek; bu önergenin Kürt ulusal kurtulus mücadelesine olumlu katkisi yoktur. Kürtleri, totaliter Türk dinci kesimleriyle ittifak görünümüne sokmustur. Kürtlerin bu kesimlerle ittifaki çikarlarina degildir. Kürt sorununu inkâr ve siddete dayali olarak çözmekten yana olanlarin, DEP'e ve DEP milletvekillerine yönelik operasyonlarini hizlandirmistir. Dinci kesimlerle ittifak görünümü, Türk halki içinde, devletin DEP'e yönelik operasyonlarinda daha da hosgörüye neden olmustur.

Kürt parlamenterlerin de bu önergeyi imzalamalari, Kürtler arasinda da hos karsilanmadi. Bereket TC, bu konuda birçok yanlis yapti ve dünya kamuoyunun Kürtlerin ya­ninda yer almasina neden oldu. Hani bir söz vardir: Akilsiz dostun olacagina, akilli düsmanin olsun! Bu sözü biraz degistirmek istiyorum. Akilsiz dostun olacagina, akilsiz düsmanin olsun. Akilsiz dost zarar, akilsiz düsman yarar getirir!

 

Rusen ARSLAN

 

Bu makale HEVDEM dergisinin Subat 1994 tarihli 7. sayisinda yayinlandi.

 

Dipnotlar

[1]T.B.M.M. Kavanin Mecmuasi, Cilt :2, Sayfa:282-283

2Alman TV Kurumu WDR'in Mart ayinda yaptigi ankete göre; Alman halkinin yüzde 60'ì, Türkiye'de demokrasinin bulunmadigina inaniyor.